Prof. Dr. Naci Görür: Deprem dirençli kentleri talep edelim

Hüseyin VATANSEVER

Yer bilimci Prof. Dr. Naci Görür, yaptığı açıklamalarla büyük yıkımlara neden olabilecek depremler üzerine bilgisini kamuoyu ile paylaşıyor. Depremin bulunduğumuz coğrafyanın bir özelliği olduğunu kabul etmemiz ve bu gerçekle yaşamamız gerektiğini vurgulayan Naci Görür, ancak deprem dirençli kentlerin inşa edilmesiyle yaşanan yıkımların ve ağır can kayıplarının önüne geçilebileceğini, gelecek nesillerin böylece güven içinde yaşayabilmesinin mümkün olabileceğini söylüyor. Kahramanmaraş merkezli depremlerin yıl dönümünde Naci Görür, deprem gerçeğine uygun yaşamadığımız takdirde Türkiye’nin ekonomik ve siyasi bağımsızlığının tehlikeye gireceği uyarısını yapıyor.

Yaşadıklarımız ışığında sizin görüş ve düşüncelerinizi alabilir miyiz? Deprem karşısında nasıl bir yaklaşım geliştirilmeliyiz?

Deprem bu ülkenin bir özelliği. Çünkü biz Alp-Himalaya Dağ Kuşağı içerisinde yer alıyoruz. Alp-Himalaya Dağ Kuşağı, tamamen canlı ve aktif fayları içermesiyle karakterize edilir. Bizim bulunduğumuz coğrafyada depremi oluşturan mekanizma veya jeolojik, jeofizik sistemler yaklaşık 13.6 milyon sene önce gerçekleşmiş.

Türkiye’nin tektonik dediğimiz dönemi yaklaşık 13,6 milyon sene önce başlamış ve bu süre içerisinde depremler oluyor. Depremler insanların olmadığı dönemde de var. Daha milyonlarca sene de devam edecek. Şimdi biz depremleri durduramayacağımıza, her büyük depremde 10 binlerce insanlarımızı toprağa veremeyeceğimize ve bu bize yakışmayacağına göre depremlerle yaşamayı öğreneceğiz.

Bunu nasıl başarabiliriz?

Depremlerle yaşamayı öğrenmek, deprem dirençli yerleşim alanlarına, yani kentlere sahip olmak demektir. Bilim toplumu, teknoloji üreten, düşünen, bilimin ışığı altında yürüyen, iyi yetişmiş insan kaynağına sahip toplumlar bu işi bugün başarmışlar.

Bizden daha büyük depremler geçirdikleri halde kentleri en az zarara uğruyor veya hiç zarar görmüyor. Yakın geçmişte Japonya’da 7.6 deprem oldu, 200’den az insan öldü. Bizde olsa 200 bin insan ölürdü. Bu durum bize yakışmıyor. Onun için aklımızı başımıza toplayalım. Her işi hükümetten, devletten de beklemeyelim.

“Kabul edilecek yol siyaset üstü olmalı”

Millet bu mülkün sahibidir. Mülkün sahibi kendi malını, canını ve çoluk çocuğunu korumak istiyorsa önce düşünecek, bilimin yolunda ilerleyecek. Kendini yönetmeye talip olanlardan çok önemli bir talebi olacak. Diyecek ki, “Eğer beni yönetmeye talipsen, bu ülkedeki bütün yerleşim alanlarını deprem dirençli yapın.

Çoluk çocuğumun can güvenliğini sağlayın. Eğer böyle bir programın varsa, bana gel oyum senindir. Ama böyle bir niyetin yoksa seni sandığa gömerim.” Millet bunu dediği sürece biz bu sorunu çözmüş oluruz. Yoksa asla çözemeyiz. Her depremde ölürüz ve Türkiye Cumhuriyeti de ekonomik ve siyasi olarak bu asrı özgür çıkartamaz.

Sadece irade ortaya koymak mı gerekiyor?

Her şeyimiz var. Neyin, nasıl yapılacağını, ne zaman yapılacağını biliyoruz. Ekonomi yeterli olur olmaz. O ayrı bir konu. Zaten bu işi bir günde hemen yapalım demiyoruz. Ama önemli olan belirli bir yol haritasında dediğim doğrultuda devamlı ilerlemek.

Bunu yapmak için de milletin denetiminde ve gözetiminde siyasilerin o hedefte yürümeleri, milletin onları bu hedefte yürümeye mecbur etmeleri, hedeften sapınca iktidardan alaşağı etmek kaydıyla hareket etmeleri gerekiyor. Başka türlü olmaz. Kurulacak ve kabul edilecek yolda siyaset üstü bir yol olacak. Hangi iktidar gelirse gelsin bu bir devlet politikası şeklinde uygulanacak. Ülkenin her yerleşim alanını, kentini deprem dirençli yapacağız.

Kentleri nasıl deprem dirençli yapacağız?

Bir kenti kent yapan 6 tane bileşen var. Bunlardan biri yönetim, yani belediye. Büyük ölçüde halk, altyapı, yapı stoku, ekosistem, çevre ve ekonomi. Önce bir kenti tehdit eden tehlike nedir? Faylar. Bu faylar nerede? Özellikleri, eni, boyu, derinliği ne? Ne kadar büyüklükte deprem üretir, kapasitesi ne ve ne zaman üretir? Bunlar araştırılıp önüne koyacaksın. Bir belediye başkanı işe başlarken önce bununla başlayacak.

Bizde belediye başkanlarının umrunda bile olmuyor. Kentin karşı karşıya olduğu tehlikeyi bilmiyorlar. Öncelikle kenti tehdit eden tehlikenin ne olduğunu bilecek. Sonrasında bu tehlike gerçekleştiğinde kente nasıl zarar vereceğini bilecek, araştıracak. Kente nasıl zarar verme ise az önce saydığım bileşenlerin nasıl zarar göreceğini ifade ediyor.

Oradan zararı da çıkartacak. Deprem gelmeden önce ben bunların nasıl zararını azaltırım, zayıf noktalarını güçlendiririm diye çalışmaya başlayacak. Böylece kent deprem dirençli hale gelmiş olacak. Deprem geldiği zaman da minimum zararla atlatacak. Kentin günlük yaşamı bile değişmeyecek. Bu basit bir şey. Bütün dünya bunu biliyor, böyle yapıyor. Deprem ülkesini yöneten bu kadar belediye başkanı deprem konusunda Kaf Dağının buzulu gibi zihniyete sahipler. Bu konuya kafa yorma yok, insanlar da ölüyor.

İnsanlar depremi uzak bir ihtimal gibi görüyor ve çözüm üretmeyi erteliyor olabilir mi?

Depremler her gün olsa insanlar bunu fark edecek. Öyle fay zonlarında oturmuşlar ki, o fay deprem üretme periyodu 2 bin 500 senede bir defa oluyor. 2 bin 500 senede kaç nesil yaşıyor, deprem görmüyor. Ama depremin olacağı zamana denk gelen nesil kökten imha oluyor.

Çağdaş insanlar, devleti yönetenler kendi insanlarının can güvenliklerini yüzlerce, binlerce seneyi görerek alırlar. Yoksa benim insanım ölmesin diye yarını bugünü düşünmez. 100 seneyi de planlar 500 seneyi de planlar. Devlet, millet olmak budur. Bir topraklarda ezeli yaşamak budur, böyle olur. Bilgi toplumlarında böyledir.

“Çözüm üretecek bilim ve teknolojimiz var”

Şimdi Güneydoğu’da deprem oldu, kaç kişi öldü. Halbuki bu fay 500 senede bir deprem üretiyor. 500 sene öncesinde deprem olduğunda koruyacak, kollayacak, uyaracak bir şey yapılmadığı için o dönemin insanları öldü, yok oldu. 500 sene sonra biz de yok olduk. Şimdi bu kafayla gidersek bizden sonra gelen de 500 sene sonra ölecek. Biz bu tehlikeleri doğrudan doğruya ihraç ediyoruz, çözmüyoruz. Çözsek 500 sene sonra var olacak insanlar gittikçe güçlenerek, o ortama hazır olacak. Bizden öncekiler çözemedi, bilim – teknoloji yoktu. Şimdi de mi yok? Aynı şeyleri bir daha yaparsak, biz bu problemi nasıl çözelim?

6 Şubat özelinde yer kabuğunda nelerin yaşandığını gözlemlediniz?

Doğu Anadolu Fayı aşağı yukarı Erkenek civarında, Malatya-Elazığ arasında önce Elazığ-Sivrice ile Erkenek-Çelikhan arasında 1920 yılında kırıldı. O stresi Kahramanmaraş’a doğru transfer etti. Stresi transfer edince Kahramanmaraş tarafı da kırılmaya yüz tuttu, o da 2023’te kırıldı. Peş peşe kırıldılar. Kahramanmaraş’ta ilk deprem 7.8 oldu. 9 saat sonra o da Kahramanmaraş civarındaki yine bir kolu kırdı. Yani faylar birbirini stres transfer ederek kırıyorlar, parçalıyorlar ve büyük ölçüde Doğu Anadolu Fayı, Hatay’a kadar kırıldı.

6 Şubat’tan 15 gün sonra da 6.4 depremde Hatay’da oldu. Yani fay hattı büyük ölçüde enerjisini yitirdi ama önemli bir enerjiyi de Güneydoğu Anadolu’da bizim bindirme zonu dediğimiz Bitlis-Zagros sütununa transfer etti. Oraları biraz riskli hale getirdi. Yani Doğu Anadolu Fayı’nın Elazığ’dan Malatya’ya kadar olan kısmı 2020’de, Antakya’ya kadar olan kısmı da 2023’te kırıldı. Fay büyük ölçüde enerjisini boşalttı.

Depremin yıkıcı etkisine maruz kalan bu bölgede yeniden bir yapılaşma gündeme gelecek. Bu fayın yıkıcı bir enerji üretmesi mümkün mü?

Bu depremlerde kırılmamış olan faylar varsa kırılır, ama onlar da çok büyük deprem üretmez. Eğer burayı yap-satçı müteahhitlerle her yerde yaptığın binalarla, hesap kitapla inşa edersen bu bölge deprem dirençli olmaz. Burası özel bir bölge, deprem bölgesi. Özellikle büyük fay hattının geçtiği bir yer, levha sınırı… Burada özel teknoloji, mimari, planlama, malzeme kullanımı ve tasarım yaparsan deprem dirençli olur. Yoksa bugünkü sorunları geleceği ihraç edersin.

“Erzincan, Bingöl ve Tunceli için endişe ediyoruz”

-Bu depremde yaşadığımız kayıplar, bu kadar can kaybı milletimize yakışmıyor. Dünya bizi ayıplıyor. Bu zamanda böyle depremlere bu kadar can kurban edilemez.

-Bir an önce kendimize gelelim. Deprem dirençli yerlerin yapılması için talepte bulunalım. Gözetimde bulunalım. Bizi yönetenlerden, siyasilerden de bunu isteyelim. Bunu istediğimiz, başardığımız zaman da bu deprem sorunlarını halletmiş oluruz.

-Bugün endişe ettiğimiz yerlerin başında Erzincan ile Bingöl-Karlıova arası, Tunceli-Pülümür civarı bulunuyor. Çünkü orada şartlardan dolayı öyle bir öngörü var. Zaten bu şehirlerin halkını ve yönetimlerini uyardım. Bir takım çalışmalar da yapılıyor. Umarım o bölgeyi deprem dirençli hale getirirler.

“Yönetimler deprem konusunun ciddiyetini kavramalı”

Zihniyetin değişmesi için önce halkın zihniyeti değişecek. Halk ne istediğini bilecek. Halk şimdi başını sokacak yerden başka bir şey istemiyor. İkinci sırada yerel ve merkezi yönetimin zihniyetinin değişmesi gerekiyor.

Meselenin ciddiyetini kavrayıp Doğu Anadolu gibi bir fayın oluştuğu, geçtiği levha sınırında herhangi bir yerde yapılacak bir binayı, kullanacak malzemeyi, herhangi bir yerde inşaat yapan yap-satçı müteahhiti herhangi bir yerdeki tasarımı, projeyi böyle bir yerde kullanırsa burası da herhangi bir yer olur. Ama deprem özelliği olan bir yer olduğu için yapılanlar gelecekte aynı zararı gelen nesillere verir.

Burayı özel olarak düşünür ve yaparsan durum değişir. Söz gelimi üç kattan fazla bina olmaz veya burada sadece çelik bina olur ya da burada yapacağın temellere deprem izolatörleri konur gibi kurallar uygulanmalı. Yani özel bir durum getirirsen bu bölgeyi zarar görmeden ileriye taşıyabilirsin. Yoksa bu yıkılma-ölme döngüsü devamlı tekerrüre girer

“Akıllı toplumlar deprem dirençli kentlere ulaştı”

Deprem alanları yani fay zonlarının yer altıyla ilişkisi var. Fayların kökü kilometrelerce derine iniyor. Dolayısıyla fay zonları üzerinde çok mümbit araziler, sıcak su, soğuk su kaynakları var.

Dolayısıyla oralar yeşillik, ağaçlık, böcekli, kuşlu, kelebekli yaşam için çok uygun koşulları olan, ekosistemi bulunan yerler. İnsanlar da yerleşim için böyle yerleri tabii tercih ediyorlar. Ama oranın olumlu özelliklerinin yanında depremi de yaşıyorlar. Akıllı toplumlar depremin de çaresine bulmuşlar, deprem dirençli kentlere ulaşmışlar. Zaten tarihi dönemlerde bizim insanlarımız da bunun farkına varmış. Evlerini barklarını ovalarda değil, dağ genelinde yapmışlar, iyi zeminlerde yerleşmişler.

Günümüzdeki gibi yüksek kuleler dikmemişler, ranta teslim olmamışlar. Hayatlarını idame ettirecek şekilde sağlıklı yerleşimlerle bugünlere gelmişler. Ama biz daha sonra herhalde rant kaygısıyla bu zemini unutmuşuz. Depremi unutmuşuz. Önlemleri unutmuşuz. Her yerde istediğimiz gibi yüksek yüksek binalar yapmışız.

“Basın ve medyaya da sorumluluk düşüyor”

Deprem gelmeden önce ben Doğu Anadolu Fayı ile ilgili uyarılarımı devamlı yaptım. Bilimin ışığında görüşlerimi paylaştım ve devamlı yazdım, söyledim. Toplumun bilim insanlarının görüşlerini dikkate alması gerekiyor. Bu noktada medya mensuplarına ve gazetecilere de deprem konusunu ele alırken sorumluluk düşüyor. Görüşlerine başvurulan kişinin kim olduğunu, ne yaptığını, ne ürettiğini, neyi araştırdığını gazetecilerin bilmesi gerekiyor. Yoksa herhangi birine unvanı var diye mikrofon uzatılırsa, o zaman milyonlarca insanın vebalini yüklenmiş olurlar.

Çünkü ben uyarılarımı yaparken bazı bilim insanları ben ve benim gibi düşünen bilim insanlarını felaket tellallığı yapmakla suçladı. Açıklamalarımın yanlış olduğunu ve sorgulamam gerektiğini söylüyorlardı. Hatta tutuklanmam dahi isteniyordu. İsimlerini ben biliyorum, fakat burada söylemek istemiyorum. Bu cahil insanlar Kahramanmaraş’ta, Malatya’da deprem olacağını söylediğim zaman, “Nereden çıkartıyorsun, neye göre söylüyorsunuz. Burası en emniyetli yerdir. Bu illerde deprem olmaz” diye utanmadan bunu bas bas bağırdılar.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*